THE QUEEN’S GAMBIT: SATRANCIN GÖLGESİNDE GENÇ BİR KADIN

Walter Tevis’in 1983 yılında yayınlanmış aynı isimli romanından uyarlanan The Queen’s Gambit, bir satranç dehasının büyümesini ve güçlü bir kadın haline gelmesini anlatıyor. Bu büyüme sürecine ise yalnızlığı, bağımlılığı, öfkeyi, dönemin zihniyetini, cinsiyetçiliği ve satrancı sığdırabilmesi ile dikkat çekiyor. Netflix’in şüphesiz bu seneki en başarılı projesi olan dizi, sizi ilk andan kendine bağlamayı başarıyor.

Dizi 1967 yılında Paris’de bir otel odasındaki sahne ile açılıyor ve darmadağın bu odada uyanan karakterimiz ileride çokça göreceğimiz haplarını içki ile beraber yutup odadan çıkyor. Telaşla yalın ayak lobiye inip kalabalık bir salona giriş yapıyor. Bütün dikkatler üzerine çevriliyor ve belli ki uzun süredir onu bekleyen rakibinin karşısına oturuyor. Bu noktada anlatı belki de Elizabeth’in yaşadığı en derin travmaya yani annesini kaybettiği kazaya dönüyor. Kazanın ardından yetiştirme yurduna verilişine ve oradaki sıkıntılı hayatına ortak oluyoruz bu süreçte. Yurdun hizmetlisini satranç oynarken görmesi ve oyunu ondan öğrenmeye başlaması ile bu küçük çocuğun, adını herkesin bildiği güçlü bir kadın olmasına uzanan hikayemiz de resmi olarak başlıyor.

7 bölümlük bu mini dizi satranç temasını benimsemiş olsa da aslında yukarıda belirttiğim gibi bir büyüme hikayesi anlatıyor. Baş karakterimizin ailesini kaybedişi ve yurda yerleştirilip orada yaşamak zorunda kalışı bu noktada güzel bir temel oluşturuyor zira Elizabeth’in hayatındaki herşey onun kontrolü dışında gerçekleşiyor. Sesini çıkaramıyor ve yaşamaktan ziyade sadece var olmayı sürdürüyor. Ancak bir gün satrancı keşfetmesi ile hayatı değişiyor. Bu 64 karelik oyun tahtası onun herşeyi kontrol edebildiği küçük dünyası haline geliyor. Hayat onun adına karar vermeye devam ederken o da bu küçük dünyanın her yönünü öğrenmek ve onu kimseye kaptırmamak için çabalıyor.

Evlat edinilmesi ile hikayemiz devam ediyor Elizabeth yine başka bir şevreye ve hatta okula alışmak zorunda kalıyor. Ancak uyum sağlamak pek kolay olmuyor ve yine kendi dünyasına, satranç tahtasına gömülüyor. Şans eseri bir turnuvanın ilanını görmesi ise onun için bambaşka bir kapı açıyor. Yıllar içinde her yönünü öğrendiği bu küçük dünyasına başkalarını konuk edip gücünü ya da daha doğrusu hayattaki varlığını ispatlamaya çalışıyor. Önüne çıkanları birbir yenerek bu küçük dünyanın kraliçesi olma yolunda ilerliyor Elizabeth. İlerledikçe pek çok potansiyel hedefini tanıyor ve fark etmese de yanında durabilecek insanlar biriktirmeye başlıyor.

Tahta üzerinde hakimiyet kurmaya devam etse de gerçek hayat ona zor geliyor, üstelik bu küçük hakimiyet alanında da bazı yenilgiler almaya başlıyor. Bağımlılık ve alkol bu noktada onu yavaşça sarmalamaya başlıyor ve yetişkin olmanın zorlukları da peşine takılıyor. Üvey annesinin ona arkadaşlık etmesi uzun bir süre çizgide kalmasını sağlasa da dibi görmekten kaçamıyor. Üvey annesi, dönem şartlarının yani erkek egemen “Amerikan Rüyasının” ortaya çıkardığı yalnız ve histerik kadın profilini başarıyla yüzümüze vuruyor. Cinsiyetçiliğin baskısını da bu dönemlerde hissetmeye başlayan Elizabeth zekası ile övgü almak istese de maalesef dünya buna izin vermiyor. Çünkü kadın olup da bunları başarabilmesi onların gözünde değişik bir mucize!

Dipten yavaş yavaş yukarı çıkmaya başlıyor ve bunu o farkında olmasa bile etrafında biriken insanlar sayesinde yapıyor. Aile olarak adlandırılan şeyler onun elinden sürekli olarak kayıp gidiyor ancak aslında onun gerçek ailesini bu geleneksel kalıplar değil onu önemseyen insanlar oluşturuyor. Elizabeth kendisini geliştirmeye devam ettikçe amacı doğrultusunda tekrar bir yola girmekte gecikmiyor. Bu küçük dünyası için savaşmaya devam ediyor…

Dizi öncelikle dönem yapımı olarak muazzam bir sinematografi sunuyor. Sahnelerden kıyafetlere, atmosferden geçişlere kadar her yönden sağlam bir uyum içerisinde ilerliyor. Temposunu ise oldukça başarılı bir şekilde yukarıda tutmayı başarıyor zira satranç gibi sessiz bir ortamda sakince oynanan bir oyunu tempoyla yansıtmak kolay değil. Ancak dizi bunu bir fırsata çevirmiş ve oyunun sessizliğinden, saatin sesi gibi küçük detayları kullanarak adeta gerilim yaratmış. Daha da hızlanmak istediğindeyse speeed chess yani hızlı oyun şeklini kullanmış. Dolayısıyla da sıkılmanız imkansız hale gelmiş.

Tüm bunların ötesinde ise The Queen’s Gambit döenmin cinsiyetçi zihniyetini de güzelce yansıtmış. Özellikle Elizabeth’in üvey annesi bu erkek dünyanın bir kadını ne hale getirebileceğinin harika bir örneği. Diziye dair yapılabilecek (ve zaten yapılmış) iki eleştiri var, bunlardan ilki baş karakterin donuk oyunculuğu. Yanlış anlaşılmasın Anna Taylo-Joy gerçekten sağlam bir performans sergiliyor ancak karakterin davranış kalıpları ve mimikleri pek değişmiyor. Bu noktada başka bir yöne dikkat çekip bu olası eleştirinin anlamsız olduğunu söylemek istiyorum. İnsanlar genelde değişmezler ve dolayısıyla da karakter gelişimi her zaman görülür bir değişim içermek zorunda değildir. Kaldı ki burada insanların göremediği başka bir oyunculuk ve değişim hikayesi mevcut.

İzleyince siz de fark edeceksiniz ki Elizabeth her zaman sezgisel ve saldırı üzerine bir oyun oynuyor. Bu küçük dünyasına girip onu tehdit eden herkese karşı öfkeyle saldırıyor ve başlangıçta tamamen duygularıyla oynuyor. Oysa sona yaklaştığımızda bu saldırganca oyununu tepkisel olmaktan çıkarıp düşünerek hareket ettiği bir şekle getiriyor. Karakter gelişimi görmek isteyenler onun yüzüne bakmak yerini oyununu görmeye çalışırlarsa asıl tabloyu fark edeceklerdir.

Bir diğer eleştiri ise dizinin çok da sahici olmaması. Yani dizinin işlediği konuları nispeten yüzeysel anlatması. Bu eleştiriye katılıyorum çünkü pek çok konuya derinlemesine girilebilecekken bu yapılmamış. Ancak yine de etkileyici bir yapım olmasının önüne geçemiyor.

Toparlayacak olursam dizi muazam bir sinematografiye ve başarılı oyunculuklara sahip. Başarılı bir büyüme hikayesi sunuyor ve aynı zamanda dönem dizisi olmanın tüm avantajlarını kullanıyor. Satrançla alakası olmayan insanları bile kendine bağlayacağından ve kısa sürede izleteceğinden de eminim. Kısacası yılın en iyilerinden biri ve benim 2020 listemde de kesinlikle yeri var. [spoiler] Eğer hala izlemediyseniz, şu önümüzdeki -her şeyi düzeltip tüm hastalığı yok edecek muazzam uzunluktaki- 4 günlük karantinada izlemek için güzel bir seçenek olacaktır. 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: