After Lıfe: Hiçlik ve Diğer Her şey Arasındaki İnce Çizgi

Ricky Gervais tarafından yazılan ve yönetilen dizi, yine kendisinin canlandırdığı ve karısını yeni kaybetmiş olan Tony karakterinin etrafında şekilleniyor. Tony’nin karısını kaybetmesi, hayatın anlamsızlığı başta olmak üzere pek çok “negatif” duyguyu beraberinde getiriyor. Negatifi burada tırnak içerisinde kullandım çünkü gerçeğin kendisinin neden olduğu bu duyguları negatif olarak addeden şey aslında toplum. Ve en nihayetinde bir toplum olarak birlikte yaşayabilmenin temel kuralı yaşamaya devam etmek. Hayatın bir anlamı olmadığı gerçeğini yok sayarak hayatımıza devam etmek ise bizden beklenen normal davranış. Peki bundan vazgeçersek, o zaman ne olur?

Tony, intihar düşüncesini sürekli olarak aklının bir köşesinde tutsa da, söküp atamadığımız o hayatta kalma güdüsü yüzünden (ya da tamamen başka sebeplerden) bunu gerçekleştiremez. Ancak her şeyi olarak tanımladığı eşini kaybetmesi ile başka kaybedecek bir şeyi kalmadığını düşünür ve toplumun onun için çizdiği rolün dışına çıkar. Ona göre bu bir süper güçtür çünkü istediğini yapabilir ve istediği gibi konuşabilir, bunun ona geri dönüşü olsa bile fark etmez çünkü istediği zaman intihar edebilir. Bu bağlamda dizinin iki farklı konuyu aynı anda işleyebildiği bir ortam yarattığının altını çizmek istiyorum. İlki hayata bir anlam katmak zorunda oluşumuz ve yarattığımız bu anlamın yapaylığı ile baş edebilmemiz ile alakalı. Diğeri ise toplum olarak önceden belirlenmiş davranışların dışına çıkabilmek ve bunların yanlışlığını yıkabilmek ile ilgili.

Dizi genel olarak ilk konuyu ön planda tutuyor ve hayat denen kavramı; arada güzel şeyler gerçekleşen sürekli bir entropi hali olarak gösteriyor. Ara ara gülümsemeler ile, anlamsızlığın ve boşluğun getirdiği o (yine) anlamsız hüzün duygusu size eşlik ediyor baştan sona. Ancak bu hüzün kesinlikle dram ve acıtasyondan uzak bir profil çiziyor. Sadece var olmanın yarattığı tarif edilemez ve iyi ya da kötü olarak değerlendirilemez bir hüzün duygusu vardır ya, işte buradaki de öyle bir hüzün.

Ricky Gervais, üslubu dolayısıyla bu ince çizgide kaymadan yürüyebilecek (bana göre) yegane insan olduğu için dizi sizi sürekli olarak boşluk ve diğer her şey arasındaki yolda tutuyor. Onu diğerlerinden ayıran da işe bu özelliği zaten. Louie dizisini burada örnek gösterebilirim sanırım; Louis C.K. şahsen en sevdiğim komedyen ve yarattığı dizi de gerçekten harika. Ancak kesinlikle herkese göre değil, çünkü az önce bahsettiğim yolun sürekli olarak boşluk manzaralı tarafında ilerliyor. Bu aslında daha gerçekçi olsa da Ricky bunu yumuşatarak melankolinin dozunu olabildiğince düşürüyor. Sonuçta hayat anlamsız olabilir ancak anlam denen şey de insan icadı bir duygu olduğu için pekala hayata dair anlamlar da üretilebilir. Diğer insanlara yardım etmek mesela, dizide bu yapay anlamların en başında diğerlerine faydalı olmak geliyor. Az önce belirttiğim gibi bu sayede de esas tema olarak görünüyor. Fakat diğer yönünün de unutmamak gerek.

Belirli durumlarda sergilenecek genel davranış biçimleri vardır ve insanlardan sürekli olarak bu kalıplar dahilinde hareket etmeleri beklenir. Ancak bu açık bir şekilde yalan söylemektir ve genelde gerçeklerin bastırılmasına da bu normlar sebep olur. Goffman’ın kuramına göre toplum bir sahnedir ve hepimiz kendimize düşen rolü sergilemeliyiz. Eğer bir kişi bile rolünden çıkarsa bu tüm oyunu etkileyebilir. Peki ama bu rol yapma hali asıl ses çıkarılması gereken şeylerin de önüne geçmez mi? Size gelen dandik bir hediyeyi beğenmiş gibi yapmak ince bir davranıştır ve sizden pek bir şey eksiltmez kabul ediyorum ancak değinmek istediğim şey bundan biraz daha farklı. İstediği yerde istediğini söyleyebilmek Ricky’nin vazgeçemediği politik doğruculuğa daha yakın aslında. Üstüne şaka yapılamayacak hiçbir şey yok diyerek normların üstüne basarak gösteri yapan Ricky, dizide de bunu kullanıyor. İnsanların yaptığı saçma şeylere kibarlıkla cevap vermek neden zorunda olduğumuz bir şey olsun ki?

Bu noktada güzel bir ikilem yakalıyoruz ancak çözümden de çok uzağız. İnsanlara iyi davranmak için istediğimiz gibi konuşmak yerine kendimizi tutmamız gerekir ancak bu durumda da özgür olmadığımız ve rolümüzü canlandırdığımız noktaya geri dönmüş oluruz. Dizi bunun çözümünü açıkça vermiyor ancak dengenin, burada anahtar olduğunu hissettiriyor. Bence herkesin bir defa alttan alınma hakkı vardır ve karşınızdaki kişiyi sevdiğiniz ölçüde de bu hakkın sayısı artmalıdır. Sevdiğiniz insanı kırmamak için özgürlüğünüzden azıcık feragat etmek sizi riyakar değil iyi bir insan yapar. Ancak aranızda bağ olmayan insanlar verdiğiniz ilk şansı harcadıklarında iyi davranılma hakkını da kaybederler. Bu noktada kırıcı olmanın ya da alınmanın pek bir önemi kalmaz çünkü alınmak haklı olduğunuzu göstermez…

Fragman

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: