Black Mirror İncelemeleri 1. Bölüm: The National Anthem

Uzun süredir aklımda olan bu özel dosyaya (ya da yazı dizisi de diyebilirim) başlamak için sonunda vakit bulabildim. Buradan başlayarak devam edeceğim yazılar boyunca Black Mirror dizisini bölüm bölüm inceleyerek içerdiği alt metinleri ve felsefi sorgulamaları olabildiğince açıklamaya çalışacağım. Ancak ilk olarak dizinin temel çıkış noktasını anlayabilmek ve savunduğu felsefi görüşü kavrayabilmek için bir miktar geçmişe gitmemiz gerekiyor. Sıkmayacağım söz…

giphyblackmirror

18. yüzyılda ortaya çıkan “Aydınlanma Felsefesi”, evrenin akıl yoluyla kavranabileceğini ve böylelikle insanlığın bilgiye, refaha ve özgürlüğe ulaşabileceğini savunur. Ancak başta savaşlar olmak üzere topumu kötü yönde etkileyen tarihsel olaylar sebebiyle bu görüş eleştirilmeye başlanmıştır. Frankfurt okulunun en önemli iki filozofu Adorno ve Horkheimer tarafından yazılan, aynı zamanda Black Mirror’un kökünü oluşturan ve benim de bu yazı dizisinde sıkça başvuracağım Aydınlanmanın Diyalektiği kitabı, aydınlanmanın yolundan sapmış olduğuna dair en sert eleştirileri içermektedir. Bu eleştiriler temelde akla ve bilime güvenerek teknolojiyi sorgulamaksızın ilahlaştırmanın (savaşlar gibi) nasıl devasa sorunlara yol açtığını göstererek bunlara olan bakışın yeniden gözden geçirilmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla da Modernizm dediğimiz kavramın ters yüz edilmesine zemin hazırlamıştır.

Aydınlanma felsefesinin bir projesi olan Modernizm, sürekli bir ilerleme anlayışı ile kendi amacı doğrultusunda hareket etmektedir. Bu amaç tabi ki ideal toplum düzeni denilen ütopik bir dünya tasvirinden başka bir şey değildir. Ancak geldiğimiz noktada bu ilerleme projesi doğanın ve toplumun giderek tüketilmesine ve birer sömürü nesnesi haline gelmesine yol açmıştır. Kellner’in tekno-kapitalizm olarak adlandırdığı bu düzen, özellikle doğa ile olan etkileşimde çok tehlikeli boyutlara ulaşmaktadır. Topluma olan etkisi ise dizinin de çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bireyin gündelik yaşamı her alanda tekno-kapitalizme maruz bırakılarak zorla teknolojikleşmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda bireyin hayatında teknolojinin değmediği bir alan kalmaz ve araç, amaç olmanın da ötesine geçerek egemen konuma gelir. Yani daha yalın bir dille söylemek gerekirse aklın yaratmış olduğu teknolojiyi kullanarak günlük hayatı kolaylaştırmak yerine birey, onun egemenliği altına girmeye başlar. 

Bu eleştiriler ile dizi arasındaki paralelliği görmeye başladığınıza göre yavaş yavaş ilk bölümün barındırdığı sorgulamalara giriş yapabilirim. Öncelikle kısa bir özet geçecek olursam bölümün konusu şu şekilde; prenses kaçırılmıştır ve onu kaçıran kişilerin serbest bırakmak için istedikleri şey başbakanın canlı yayında bir domuz ile cinsel ilişkiye girmesidir. İlk okunduğunda başbakanın da verdiği tepki gibi şaka olarak algılanabilecek bu konu, düşünüldükçe korkunçlaşan bir derinliğe sahip. 

Bu ilk bölüm temelde iki farklı sorgulama ortaya koyuyor bunlardan ilki tabi ki de medyanın gücü ve insanlar üzerindeki kontrolü. Ulusal Marş olarak çevirebileceğimiz bölüm en sığ noktasında Youtube ve Twitter gibi sosyal medya araçlarının sahip olabileceği (hatta zaten olduğu) gücün sınırlarını gösteriyor. Bu noktada teknolojinin sebep olacağı distopik dünyanın Orwell’inki gibi bir panoptikon değil daha da korkutucu bir şekilde sinoptikona evrileceğini gösteriyor. Yani çoğunluk, izlediği azınlığın etkisi altına girip kendini onun söylemlerine göre şekillendirmektedir. Tıpkı başbakanın bunu yapmak zorunda olduğunu söyleyen sosyal medya kalabalığı gibi, ya da kapitalizmin ideal toplum modelini tv programları yoluyla size aşılaması gibi.

Medyanın sahip olduğu bu yaptırım gücünün, tekno-kapitalizme hizmet ederek kişi ya da gruplarca ödünç alınıp kullanılabilmesi tam bir sosyolojik yıkıma yol açmaktadır. Dolayısıyla toplum adeta kendi kendini kontrol eden ve bunu gönüllü olarak yapan bir distopyaya dönüşerek sürekli bir tüketim eylemine sebep olmaktadır. Bu noktadan tüketime geçmem size kopuk bir bağlantı gibi gelebilir ancak günümüzdeki en büyük tüketim nesnesinin ne olduğunu hatırlatırsam sanırım bağlantıyı kurabilirsiniz: eğlence. 

Eğlence günümüzde tüketilip ardından kendini tekrar üreten en büyük meta haline gelmiştir. Bu eğlence öğesi ise çoğu zaman başkalarının kötü anlarından beslenen ve sorunlarını bir gösteri haline getiren reality show programlarıdır. Bu da bizi en başta ayrımını yaptığım ikinci sorgulamaya getiriyor. Günümüzde pek çok program insanların yaşadıklarını ve problemlerini bir show haline getirerek bundan kar elde ediyorlar. Bu programlar yapıları gereği sadece dağıtım maliyeti gerektirdiği için kolayca hayata geçirilebiliyor. Dolayısıyla bu tarz programlar eğlence sektörünü işgal etmiş durumdalar. Bunları izleyenler, temelde başkalarının hayatlarını izlerken kendileri ile karşılaştırırlar, daha ileri örneklerde ise (çeşitli araçlar ile) onları kontrol ederek sahip olduklarını sandıkları bir güç illüzyonuna kapılırlar ve buna bağımlı hale gelirler. 

Diziye tekrar geri dönersek bu söylediklerim yerlerine oturacaktır. Başbakanı tehdit eden mesaj ilk ortaya çıktığında insanlar bunun şaka olduğunu sandı ve bir meta olarak bu eğlenceyi tükettiler. Ancak durum ciddiye bindiğinde bu meta kendini tekrar üreterek süresi uzayan takip edilen bir gündeme, buradan da bir oylamaya dönüşerek tüketilecek başka bir eğlence haline geldi. Sonunda başbakanın istenen şeyi yapmayı kabul etmesiyle meta yıkılıp tekrar üretilerek (gelişerek) son haline geldi. Finale doğru ise artık tüm halk ekranların başına toplanmış bu çirkin ve etik değerleri hiçe sayan eğlencenin bir parçası olmuştur.

Bu noktada konuyu bir miktar yolundan çevirip eğlencenin meta olduğu bu dünyada eğlenmenin de ideoloji haline geldiğini size göstermek istiyorum. Zira ideoloji denen kavram temelde arzuya dayanır ve özü de arzuyu arzulamaktır. Yani amaç eğlenmek değil eğlenmeyi arzulamaktır. Bu arzu da sonuç olarak bir doyumsuzluğa yol açmaktadır. Çok istediğiniz bir şeyi hayal edin; istediğiniz şeye kavuşma süreniz ne kadar artarsa ona olan arzunuz da artar. Ancak onu elde ettiğinizde arzu denen şey kaybolduğu için anlamın içi boşalır ve bir anda diğer sıkıcı metalar arasına girer. Eğlence de işte böyledir; sizi en mutlu edecek şeyin kendisi değil, onun üzerinden tatmin olmayı arzulamak olduğunu aşılar. Eğlenmenin ideolojisi işte budur ve dizinin finaline kadar daha fazlasının istenilip yeniden üretilmesi de bundandır.

Son noktada eğlence, artık vaat edebileceği en üst seviyeye ulaşmıştır. İşte o anda insanlar bunu izlerken suratları donmaya, rahatsız olmaya ve iğrenmeye başlarlar. Çünkü arzu ettiklerine kavuşmuşlardır ve arzulamanın verdiği sarhoşluk yok olmuştur. Bu eşsiz sahne meta olarak üretilen eğlencenin insan hayatında ne kadar yer kapladığını, iğrenç sayılan şeyleri nasıl normalmiş gibi gösterebildiğini ve en korkutucusu da yok olduğu anda bunun asıl sorumlusunun insanın kendi doğası olduğunu göstererek muazzam bir eleştiri sunuyor. 

Madalyonun diğer tarafını çevirdiğimizde ise rehinenin olaydan çok önce serbest bırakılmış olduğunu görüyoruz. Ancak bu kimse tarafından fark edilmiyor çünkü herkes içi boşaltılmış hayatlarında tekno-kapitalizmin ürettiği bir eğlencenin daha doğrusu eğlenme arzusunun peşinden gitmekle meşguldürler. Çünkü onlar anlam yerine gösteri istemektedirler ve hayatlarının çekilmezliğinden ancak bu şekilde kurtulacaklarını düşünmektedirler. Bölüm boyunca neredeyse hiçbir şey doğru şekilde yapılmaz çünkü gösteri toplumunda doğru denen şey bir yanlışlık anından ibarettir ve sürekli gözetimde olan teknoloji yanlışlığa izin vermez. 

Umarım burada yazdıklarım size başka bakış açıları katmıştır ya da en azından sizi farklı yönde düşünmeye itmiştir. Bu incelemeyi yazmamda (ve büyük ihtimalle sonrakilerde) bana katkısı olan birkaç kitabı da aşağıya yazıyorum. Belki ilginizi çeker. Sonraki bölümde görüşürüz…   

*Aydınlanmanın Diyalektiği – Adorno ve Horkheimer

*Tüketim Toplumu – J. Baudrillard

*Sessiz Yığınların Gölgesinde Toplumsalın Sonu – J. Baudrillard

*Gösteri Toplumu – G. Debord

*Medya Gösterisi – D. Kellner

*Akıl Tutulması – M. Horkheimer

*İktidarın Gözü – M. Faucault 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s