Parasite: Türler Arası Bir Şaheser

İyi oldukları için mi zenginler, yoksa zengin oldukları için mi iyiler?

Şehrin en fakir yerlerinden birinde yaşayan Kim ailesi evin küçük oğlu sayesinde yakaladıkları bir fırsatı değerlendirerek zengin bir aileden faydalanmaya başlarlar. Aile olduklarını gizleyen Kim’ler, bu zengin ailenin devasa evlerinde değişik işlere girerek yavaş yavaş orayı ele geçirmeye başlarlar. Ancak bu plan hesapta olmayan gelişmeler yüzünden sekteye uğrayacaktır…

Ben konusunu burada ne kadar yazsam da filmi tam olarak karşılayamayacağını düşünüyorum. Çünkü bu film klişe olmasının yanında yine de ilgi çekici olan konusunu o kadar özgün bir şekilde işliyor ki ortaya tamamen yeni bir eser çıkıyor. Bunun en büyük sebebi ise (daha sonra ayrıca bir dosya açmak istediğim) yönetmen Bong Joon-ho’nun artık imzası olan tür çaprazlamasını bambaşka bir boyuta taşıması ve bunun da altından başarıyla kalkması. Şimdi biraz detaya girerek hem bu konuyu hem de filmin eleştirel arka planını mümkün olduğunca az spoiler vererek irdelemeye çalışacağım. 

Parasite, temelde sınıfsal eşitsizliği konu edinerek buradan doğan gerilimi filmin genel atmosferi haline getiriyor ve iki farklı yaşamı tek bir ekosistem üzerinden anlatmaya çalışıyor. Dertsiz bir şekilde yaşayan (ya da öyle görünen) zenginler ve onların üzerinden hayata tutunmaya çalışan fakir bir aile… Ancak daha başlangıçta yönetmen tür çaprazlamasının ötesinde tür içi dinamikleri de değiştiren bir yöntem izlemeye başlıyor; pek çok yapımda karşımıza çıkan saf fakirler ve şeytani zenginler kalıbını burada ters çeviriyor. Fakir ailemiz hayatta kalabilmek ve diğerlerinden faydalanabilmek için her türlü hileye ve numaraya başvururken zenginler film boyunca oldukça saf bir şekilde gösteriliyorlar. Filmin geneline hakim olan sınıfsal gerilim de bu sayede son derece özgün bir hal alıyor.

Zenginlerin saflığı sizin basit bir nefret duymanıza engel oluyor ancak farkında olmadan yaptıkları patavatsız ve ezici davranışları, kendinizi tutmanız gereken bir kızgınlığa sebep oluyor. Fakir ailemizin babası da işte tam bu hisleri yaşıyor ve seyirci olarak siz de onunla geri besleme döngüsü şeklinde bir empati içine giriyorsunuz. Onların hiçbir suç işlemeden bu noktada var olabilmesi ile sizin hayatta kalabilmek için her yola başvurarak hatta suç işleyerek yaşamanız iyi ve kötü kavramlarını tamamen yok ederek geriye katıksız bir öfke bırakıyor. Yönetmenin bu spesifik olduğu kadar da gerçek olan duyguyu yakalaması ve size yaşatabilmesi kesinlikle ayakta alkışlanmayı hak ediyor. (Ki zaten Cannes’de ilk gösteriminde 8 dk bu şekilde alkışlandı)

Dolayısıyla bu da bizi yönetmenin de röportajında belirttiği filmin hareket noktası olan “ya hikayede hiç kötü yoksa?” sorusuna getiriyor. Herkes yaşamak için yapması gerekeni yapıyor ve alt kesimin var olmasının sebebi ya da suçlusu da zenginler değil. Peki bu durumda sınıfsal gerilimin yaratabileceği talihsizlikler ve gebe olduğu trajedilerin suçlusu kim? Düz bir bakış açısıyla asıl suçlunun sistemin kendisi olduğu söylenebilir. Fakat yapısı gereği sistemi suçlamanız hiçbir şeyi değiştirmez ve ne ona öfkenizi kusabilirsiniz ne de ondan hıncınızı alabilirsiniz. Eylemleriniz sonrasında, zarar verdiğiniz şeyin yine sistemin içindeki başka suçsuzlar olduğunu fark etmeniz kaçınılmazdır. Ve sonunda asıl suçlunun gerçekte var olmaması ile öfkenizi dışa vurmanın anlamsızlaşmasının ardından geriye ne kalır? Çaresizlik? Daha fazla öfke? Belki de hiçbir şey kalmaz…

Filmin eleştirel içeriğinden kurgusuna ve işlenişine gelecek olursam pek çok türün kurguya yön verdiğini söyleyebilirim. Genel bir gerilim atmosferi içinde ilerleyen hikaye bazen bir aile dramasına dönüşürken bazen de kara mizah halini alabiliyor. Bu türler arasındaki geçişler de pek yumuşak değil. Ancak buna karşın yönetmenin bu belirli türlerin kalıplarıyla da oynaması sayesinde kurgu neredeyse hiçbir pürüz hissettirmeden akıp gidiyor. Oyuncuların performansları da bu sert geçişleri yumuşatmada ciddi bir etki yaratıyor. Özellikle yönetmenin her filminde beraber çalıştığı Kang-ho Song, sadece mimikleri ile bile kurgunun derinliğine yön veriyor. 

Sonuç olarak türleri ve tür içi kalıpları ters yüz eden yönetmen Bong Joon-ho, bu film ile kariyerinin en başarılı işine imza atıyor ve bize hem eleştirel derinliği ile hem de kurgusal estetiği ile tadından yenmeyecek bir başyapıt sunuyor. Joker ile Parasite farklı alanlarda birbirlerine üstünlük sağlayarak birbirlerini eşitliyorlar ve bu yılın en iyi iki filmi olduklarını kanıtlıyorlar. Ancak yine de birini seçmem gerekirse yılın en iyi filmi Parasite derim. Puanım kesinlikle 10

⇓Fragman⇓

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s