The Orville: Bir Star Trek Güzellemesi

Star Trek dizisi ilk başladığı 60’lı yıllarda televizyon dünyasında bir devrim yarattı ve sonrasında gelen space opera türündeki bilim kurgu yapımlarına da bir kapı açtı. Özellikle 90’lı yıllarda bu tür adeta altın çağını yaşarken bize Stargate, Babylon 5 ve Farscape gibi efsaneleri kazandırdı. Aynı dönemde olmasına rağmen pek çoğu kült mertebesine erişen bu yapımların hepsinde de o ilk Star Trek serisinde yakalanan bir çekirdek fikir vardı. Yeni milenyum ile birlikte bilim kurgu teknik anlamda seviye atlamasına rağmen o çekirdek unutuldu gitti. Son yıllarda çıkmaya başlayan yeni Star Trek projeleri belki bunu tekrar geri getirir gayesiyle hepimizde bir heves yarattı ancak hiçbiri o eksik olan tadı bize veremedi. Taa ki The Orville dizisine kadar…

The Orville, başta komedi etkeninden dolayı bir Star Trek parodisi olarak görüldü ve ciddiye alınmadı. İtiraf etmem gerekirse ben de bu diziye yaratıcı bir komedi izlemek amacıyla başladım. Fakat dizi o en baştaki komedi dozunu yavaşça düşürerek dengeli bir seviyeye getirdi ve ilk sezonun ortalarında ilginç bir şeyi fark ettim; bu, o eksik olan çekirdeğe sahip gerçek bir Star Trek macerası.

Dizinin yaratıcısı ve baş rolü Seth Macfarlane, bence komedi fikrini kullanarak yapım şirketlerini ve kanalı kandırmış ve hepimizin ihtiyacı olan hayalindeki Star Trek dizisini yaratmış. Üstelik komedi unsurunu sonraları sadece bir sos olarak kullanmasına rağmen o kadar dengeli bir şekilde yerleştirmiş ki orijinal yapımlarda olmayan eğlenceyi ve mizahı da yakalamayı başarmış. Hemen her bölümü kendi içinde tamamlanan hikayelerden oluşan dizi aynı zamanda yaratıcı fikirleri ve eleştirel yapısıyla da üst düzey bir seyir zevki sunuyor. Bunlara tekrar değineceğim fakat önce yukarıda da bahsettiğim o çekirdek fikrin ne olduğuna bir açıklık getirmek istiyorum. (merak ettiğinizden eminim)

 

İlk Star Trek serisinin 60lı yılların sonunda efsane haline gelmesi kesinlikle bir tesadüf değildi, öncelikle bunu fark etmek gerek. O yıllar uzay yarışının başladığı ve insanların kafalarını yukarı kaldırıp evreni merak ettiği bir dönemdi. İngiltere’de Doctor Who efsanesi de aynı bu şekilde başladı. O ve Star Trek insanlara işte bu deneyimi sundukları için başarılı oldular. Yani olayın çekirdeği aslında meraktan doğan bir “keşif duygusu”ndan başka bir şey değil. 

Evet Enterprise pek çok aksiyona giriyor ve uzay savaşlarında bulunuyor ama dikkatli bakıldığında o sadece bir keşif gemisi, tıpkı TARDIS gibi. Uzun yıllar süren seferlere çıkıyor ve evrenin keşfedilmemiş yerlerine gidiyor. Yani bu efsanenin kökü aslında büyük görsel efektler, bol lazerli savaşlar ya da aksiyon değil merak etmenin ve keşfetmenin zevki. O yıllarda alevlenen bu duygu 90lı yıllara kadar geldi ancak sonrasında teknolojinin ve kültürün içe dönük gelişimiyle birlikte herkes kendi küresini yaratıp içini düzenlemeye başladı. Ne merak duygusu kaldı ne de keşfetmenin zevki. Özellikle şu son dönemde teknoloji, insanların kafalarını telefonlardan kaldırmadan her şeyi yapabilmelerine olanak vermeye başlarken yukarıya bakıp da merak eden kaldı mı acaba? The Orville insanların hala içinde olduğunu umduğu bu fikre oynuyor ve bence az da olsa onu yukarı çekmeyi başarıyor. 

Ancak bu keşif duygusu, o çekirdeğin içindeki tek unsur değil. Aynı zamanda o dönem radikalleşmenin ve eleştirel fikirlerin de patlama yaptığı yıllardı. Star Trek bu fikirlere her zaman yer vererek duruşunu korudu ve bazı tabuları da kendi başına yıktı. Orville de onun yolundan giderek pek çok eleştiride bulunuyor hatta çoğu zaman bu sorgulayıcı yanı keşif duygusunun da önüne geçiyor. Seth Macfarlane neredeyse her bölümde ciddi eleştirileri ince ve metaforik ama bir o kadar da gözümüze sokarcasına bize sunuyor. Özellikle, sadece erkeklerden oluşan bir topluluk olan Moclus üzerinden yaptığı eleştiriler, pek çok bölümde hem toplumsal yapımıza hem cinsiyete bakış açımıza hem de çelişkili doğamıza dair sert fakat doğru saptamaları içeriyor. Üstelik tüm bu eleştirileri doğru yolu gösterdiğini sanan bir ego ile yapmıyor tam tersi sorgulamayı ve çelişkinin içinden çıkmayı size bırakarak yapıyor. 

Yazıyı fazla uzatmış olabilirim ancak bu diziyi tavsiye ederken aynı zamanda kaybettiğimiz bir şeyi de tekrar geri kazanmamız gerektiğini anlatmak istedim. Sonuç olarak The Orville bu kaybettiğimiz duyguyu alevlendirebilecek az sayıdaki yapımdan biri. Yani hakkındaki ön yargılı tasvirlerin tersine hem keşif merakını canlandırmasıyla hem de eleştirel duruşu ile sadece bir parodi değil The Orville. Kaynak aldığı eseri yüceltirken aynı zamanda kendi özgünlüğünü de yaratabilen ve tüm bunların yanına mizahın da eklenebileceğini gösteren biri yapım.

Yanlış anlaşılmasın ben burada diziyi övmüyorum, onun arkasındaki fikri ve geleneği övüyorum. Teknik alanlara ve oyunculuklardaki performanslara bakıldığında benim bu diziye puanım 8,5 civarında. Ancak uyandırdığı duygular, yaşattığı nostalji ve size kazandırdığı fikirler, bu puanlamayı önemsizleştiriyor. Kısacası bu diziyi izlemeye başlayın ve kendinizi yolculuğun ve keşfetmenin zevkine bırakın pişman olmayacaksınız. 

*Moclan ırkı kesinlikle Türkler’den baz alınarak yaratılmış eminim. Dikkat ederseniz (etmeseniz de) fark edersiniz. 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s