The Night Of: Hukukun (bireye) Üstünlüğü

Henüz bir üniversite öğrencisi olan Nasir “Naz” Khan, bir gece izinsiz bir şekilde babasının taksisini alarak çağrıldığı partiye gitmek için yola çıkıyor. Ancak Naz yolları pek bilmediği için kayboluyor ve taksinin ışığını bir türlü kapatamıyor. Dolayısıyla genç bir kadın müşteri olarak taksiye biniyor. Naz ondan hoşlandığı için durumu bozmuyor ve biraz dolaştıktan sonra kadının evine gidiyorlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde mutfakta uyanan Naz, aldıkları uyuşturucuların etkisi ile hiçbir şey hatırlamıyor ve gitmeden önce veda etmek için yatak odasına gidiyor. Kapıyı açtığında ise gördüğü manzara karşısında şok oluyor; kadın pek çok yerinden bıçaklanarak vahşice öldürülmüş…

İlk bölümü tam olarak böyle gelişen dizi, Naz’ın yakalandıktan sonraki cinayet davası sürecini işliyor. Genel olarak bu bölüm haricinde durgun bir atmosferde ilerleyen yapım, standart polisiyeler gibi işlemiyor ve katil kim sorusuna odaklanmıyor. Tam tersine suçu işeyip işlemediği kimsenin umurunda olmayan “hukuk” sistemini, birey ve kurum arasındaki ön yargılar ile sistemdeki işlevsizlik üzerinden eleştiriyor. Daha doğrusu insanları suçlu ya da suçsuz olarak ayıran hukukun; adaleti sağladığını, suçluları rehabilite ettiğini ve masumları koruduğunu söylerken bunun ne kadar doğru olduğunu (ya da olmadığını!) gözler önüne seriyor. Sizi yakalamayı başardıysam biraz detaya inebilirim…

*Kendimi tutamayıp biraz spoiler vermiş olabilirim, sonrasını okumak sizin sorumluluğunuzda. 

Dizi başlangıçta standart bir polisiye gibi açılış yapıyor ve bize gizemli bir cinayet sunuyor. Naz ilk bölümde yakalanıyor ve biz de dışarıdakiler cinayeti çözecek diye bekliyoruz fakat öyle olmuyor. Yukarıda da dediğim gibi gerçeğin ne olduğu kimsenin umurunda değil, kendi avukatının bile. Dolayısıyla dizi ikinci bölüm ile birlikte herkesin kendi derdinde olduğu işlevsiz bir “adalet” sisteminin portresini çizmeye başlıyor. Böylelikle de asıl derdinin gizem yaratmak değil, bir cinayet davası üzerinden toplumun neredeyse tüm çarpıklıklarını anlatmak olduğunu anlıyoruz. 

Bunun için de gerçekten nokta atışı yapmışlar ve pek çok şeyi bıçak sırtı mevzulardan almışlar. Bunların en başında da Naz’ın müslüman ve göçmen bir ailenin oğlu olması geliyor. Ona karşı hem toplumda hem de mahkemede kalıplaşmış bir ön yargı izliyoruz ve bu, ön yargıların daha başlangıcını oluşturuyor. Sonrasında duruşundan kıyafetine kadar pek çok şeyin mahkemede önemli olduğu belirtiliyor ve biz de jürinin, kişinin kıyafetlerine bakarak “iyi hal” çıkarımı yapmasının ne kadar doğru ve yerinde (!) olduğunu görüyoruz. 

Dizi ilerlemeye devam ederken bence en önemli eleştirisini, süreç boyunca tutuklu olan Naz’ın değişimi üzerinden yapıyor. Naz cezaevine ilk girdiğinde herkesten uzak duruyor ve içeriden gelen koruma teklifini reddediyor. Ancak burada hayatta kalabilmek için ortama uyum sağlaması gerekiyor ve buna uygun olarak yavaşça değişiyor. Bölümler ilerledikçe adalet sisteminin koruduğunu söylediği -suçu kanıtlanana kadar masum kabul edilmesi gereken- şüphelinin, tutukluluk süreci boyunca nasıl potansiyel bir suçluya evrilmeye başladığı çarpıcı şekilde gösteriliyor. Daha da derine inersek, hakkındaki tüm ön yargılar ile toplumun onu soktuğu kalıba (genç zenciler, müslümanlar ve göçmenler potansiyel suçludur!) yavaş yavaş girmeye başladığını görüyoruz. Ancak toplumun onu ittiği konumu ironik olarak kabullenmeye başlayan kişi, uzun bir makale konusu olduğu için bunu burada bırakıyorum. 

Kurumun birey üzerindeki etkisinden, bireylerin kurum üzerindeki etkisine gelirsek mahkemenin, tamamen davayı kazanmaya odaklanan avukatların ve artık umursama yetilerini kaybetmiş hakimlerin elinde olduğunu görüyoruz. Gerçek kimsenin umurunda değil önemli olan kazanmak. Buradaki kazanmak sözcüğü aslında galip gelmenin ötesinde mali açıdan da kazanmayı vurguluyor. Sistemde çalışan herkes hatta sistemin kendisi de bu mali kazanımlar ile hareket ediyor.

Sürekli olarak bir davanın ne kadar zaman aldığı ve maliyetli olduğu söyleniyor. Bununla birlikte yapılan her indirimi kabul etmenin akıllılık olduğu aşılanıyor dizideki tüm avukatlarca. Ancak kimse sistemi hızlandırmaya çalışmıyor hatta yavaş ilerlemesini istiyorlar. (Sert gelebilir ama sanki “oyunu” sindirerek oynamak ve daha çok kazanmak istiyorlar.) Dizinin bazen fazla durağan olması işte bu yavaşlığa vurguluyor bence, çünkü neredeyse son bölüme kadar bir türlü mahkemeye çıkamıyoruz. Çıktığımızda ise ironik şekilde gerçek bizim de umurumuzda olmuyor.

Burada bahsettiklerim buz dağının sadece görünen yüzünü oluşturuyor. Dizi 8 bölümde neredeyse hiçbir sahneyi boş geçmiyor ve sistemdeki başka bir çarpıklığa vurgu yapıyor. Dikkatli izlerseniz serinin polisiyeden uzak olsa da eleştirel açıdan son yılların en dolu yapımlarından biri olduğunu göreceksiniz. Bunların yanında oyunculuk açısından da tatmin edici olan yapım özellikle görüntü yönetmenliği ve sinematografisi ile dikkat çekiyor.  Genel olarak değerlendirdiğimde diziye 9 veriyorum ancak eleştirel yönü kesinlikle tam puanı hak ediyor.  

Son olarak küçük bir detay da olsa aslında tüm yapımdaki eleştirileri kapsayan ve sürekli olarak söylenen bir cümleyi belirtmek istiyorum; It’s a free country (burası özgür bir ülke). Ancak ben bu cümlenin yarım olduğunu düşünüyorum ve tamamlayarak yazımı bitiriyorum; Burası özgür bir ülke, tabi göçmen değilsen, ya da zenci, ya da müslüman, ya da evsiz, ya da marjinal, ya da radikal, ya da…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s