Throne of Blood

İki başarılı general olan Miki ve Washizu, lordlarının düşmanlarını yenerler ve gururlu bir şekilde kalenin yolunu tutarlar. Ancak dönüş yolunda Örümcek Ağı Ormanı’nda kaybolurlar ve daireler çizmeye başlarlar. Bu sırada cadı benzeri gizemli bir kadınla karşılaşırlar. Kadın, onlara gelecekleri ile ilgili kehanetlerde bulunur ve tekrar gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. İkili başlarda bu kehanetleri ciddiye almazlar, ancak kaleye döndüklerinde öngörüler bir bir gerçekleşmeye başlayınca ikisinin içinde de bir şüphe belirmeye başlar… İnsanlar kaderlerini değiştirebilirler mi, yoksa değiştirmeye çalıştıkları her seferinde onu gerçekleştirmeye devam mı ederler?

Konusunu dikkatli okuduğunuzda kehaneti duymasanız bile bunun açıkça bir Macbeth uyarlaması olduğunu fark edebilirsiniz. Hem de (bana göre) yapılmış en iyi uyarlaması. Bunun en büyük sebebi de tabi ki Kurosawa etkisi. Zaten klasik bir İngiliz eserini Japon kültürü içerisinde eritebilecek ya da en başta bunu akıl edebilecek başka kimse yok… 

1957 tarihli Japon filmi, nispeten eski olmasıyla size cazip gelmeyebilir. Ancak gerçek sinema hastaları için bunun kesinlikle bir önemi olmayacaktır çünkü klasik olan senaryosuna rağmen son derece orijinal bir eser ortaya çıkması zaman ve mekanın önemsizleşmesini sağlıyor. Bu orijinallik tabi ki senaryonun Japon kültürü ile çaprazlanması ile ortaya çıkıyor fakat salt bir egzotizm ile değil. Yani sadece şövalyelik yerine samuraylık koyulması değil söz konusu olan, bütün bir kültürün ince ince işlenmesi.

Kurosawa, film boyunca klasik Japon tiyatrosu olan “Noh” geleneğini senaryoya işler ve klasik ingiliz oyunu bu sayede adeta bir metamorfoz yaşar. Bilmeyenler için Noh, çıplak bir sahnede maskeler ile oynanan ve genelde yavaş hareket edilen bir tiyatro geleneğidir. Kurosawa da film boyunca kendi karakterlerinde bu maskeleri (daha iyi görmeniz için en sonda görseli var) kullanır ve sahneyi boş tutmaya çalışır. Ancak usta yönetmen bunu da kendi tarzına çeker ve boş gibi görünen sahneleri semboller ile doldurur. Film boyunca en çok gösterilen sembol ise, hikayenin de temeli olan ve içinden çıkılamayan bir kısır döngü şeklinde yansıtılan kader.

Filmin ilk sahnesinden itibaren gösterilen döngü motifi yapımın temel alt metnini oluşturuyor. Mesela başlangıçtaki sahne şimdiyi mi yoksa geleceği mi gösteriyor tamamen belirsiz. Karakterlerin kaybolup daireler çizmesi gibi daha pek çok sembol filmin bu temel anlatısını destekliyor. Tüm bunları açıklamam ufak bir kitapçık dolduracağı için araştırma kısmını size bırakıyorum zira ilk izlemede tamamını fark etmek mümkün değil. 

Oyunculuk ve teknik yönlere gelirsek, performanslar genel olarak tatmin edici. Washizu karakterini oynayan Toshiro Mifune ise diğerlerinden sıyrılan başarılı bir tablo çiziyor. Görsel ve kurgusal yönden ise harikalar yaratmıyor ancak kesinlikle döneminin ilerisinde olduğunu hissettiriyor. Filmin eski olmasından çekinenlerin bu yüzden kesinlikle bir şans vermesi şart. Çünkü kendinizi kaptırınca bu tarz şeyler önemini kaybediyor. 

Kısacası Macbeth’i öldüren ve klişeyi orijinal bir sanat eserine çeviren bu dahi Japonun filmini mutlaka izleyin. Benim filme puanım 9. Sırf denediği için bile bu puanı hak ediyor.

maxresdefault

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s