TRANSIT

2. Dünya Savaşı sırasında Paris’de yaşayan Alman Georg, Nazi askerlerinin şehre yaklaşması yüzünden kaçmak zorunda kalır ve kendini Marsilya’da bulur. Paraya ihtiyacı olduğu için de bir yazara mektup ulaştırmayı kabul eder ancak yazarın kaldığı yere vardığında onun cesedini bulur. Başta olayı kavrayamasa da, artık Georg’un parası, yeni yazar kimliği ve hatta ona kaçış imkanı sağlayacak bir Meksika vizesi vardır. Fakat buna rağmen sadece gideceği günü beklemesi gereken Georg, Marie başta olmak üzere hayatına giren yeni insanlar yüzünden kendini son derece karmaşık bir durumda bulur.

Aynı adlı romandan uyarlanan Transit, Berlin Film Festivali’nde en iyi film ödülüne aday gösterildi fakat ödülü alamadı. Ancak tüm eleştirmenlerin saygısını ve takdirini kazanarak gönüllere girmeyi başardı. Oyunculukları ve teknik yönleri ile kaliteli bir iş ortaya koyan yapımın onu diğerlerinden ayıran asıl özelliği ise zaman bağlamını yok eden orijinal kurgusu ve bu kurgu üzerinden verilen alt metni.

Savaş zamanında ve oldukça karışık bir ortamda geçen yapım, bunun sonucu olarak kimliklerinden ve deyim yerindeyse gerçeklikten koparılmış insanlar etrafında dönüyor. Dolayısıyla sizin de izlediğinizde fark edeceğiniz gibi hikayede pek çok boşluk ve anlaşılmaz nokta var. Film bittiğinde ise aklınızda soru işaretleri kalacak bunu itiraf ediyorum fakat amaç da tam olarak bu zaten. Savaşın kimliksizleştirdiği ve köklerinden koparıp etrafa savurduğu insanların yaşadıklarını anlatmaya çalışan yapım geleceğe dair o kocaman belirsizliği de bu şekilde yansıtıyor. Ne olduğunu ve olacağını tam olarak anlayamıyorsunuz çünkü bunu onlar anlayamıyor. 

Bu şekilde bile yeterince başarılı olan film gerçekten orijinal bir yol izliyor ve bence bu yönü ile yılın en özgün yapımlarından birine dönüşüyor. Evet hikaye 1940’larda geçiyor ancak kullanılan tüm mekanlar günümüzün dünyasından alınmış. Askerler ve tankların yanında arabalar, yüksek binalar ve modern kafeler ile bambaşka bir gerçeklik yaratılmış.  Kısacası yönetmen, hikayesi geçmişte geçmesine rağmen bugünün mekanlarını kullanarak zaman bağlamını devreden çıkarmış. Transit bu şekilde izleyicinin genelde tarihi yapımları izlerken yaptığı, geçmişle arasına mesafe koyma lüksünü de elinden alıyor. 

Film, izlediği bu yol ile zaman ve arka plan ne kadar değişirse değişsin savaş ya da sadece şiddet yüzünden ortaya çıkan göçmenlik sorununun aynı raddede yaşanmaya devam ettiğini anlatmaya çalışıyor. Faşizm tarafından kimliği yok edilen Georg’un, elinde kalan tek seçenek olan başka bir kimlik ile var olmaya devam etmek zorunda kalması, zaten bunun tam bir portresi niteliğinde.

Bunların yanında oyunculuk açısından da gerçekten tatmin edici bir seviyede olan yapım kamera açıları ve geçişleri ile de kendini kanıtlamayı başarıyor. Ayrıca bu yıl genel olarak göçmenlik sorununu işleyen filmler içinde Western ve Styx yapımların da izlemenizi öneririm. Benim Transit için genel puanım 8,5 ancak özgünlüğü ve hissettirdikleri bunun gerçekten ötesinde. Mutlaka izleyin.

⇓Fragman⇓

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s