THE CAPTAIN

cmsthecaptainbanner737

2. Dünya Savaşı’nın bitimine iki hafta kala, kaçak bir Nazi askeri olan Harold, şans eseri bir araba ve içinde de subay kıyafetleri olan bir bavul bulur. Isınmak için giydiği üniforma, karşılaştığı herkesin onu yüzbaşı sanmasına neden olurken Harold da bu durumdan faydalanmaya başlar. Hayatta kalmak için yapılan bu hamle giderek çığırından çıkar ve çaldığı üniformanın cazibesine kapılan Harold, elindeki politik gücü sonuna kadar kullanmaya başlar. Artık kişiliği tamamen değişmiş ve elde ettiği politik gücün esiri haline gelmiştir.

 

 

Festival kapsamında izleme şansını bulduğum siyah-beyaz film The Captain, kurgusu ve eleştirel yapısına rağmen oldukça az bir kitleye erişebildi. Ülkemizde zaten vizyona girmediği gibi internet üzerinden de bulması epey zor, bunu en başta söylemeliyim. Ancak bulabilirseniz mutlaka izlemeniz gereken sert ve sorgulayıcı bir savaş filmi olduğunu da bilmelisiniz. Zaman içinde erişimin kolaylaşacağını umuyorum ve biraz detaya iniyorum.

Öncelikle filmde en ön planda olan sorgulama, bir üniformanın insanı ne kadar değiştirebileceği sorusu. Fakat herkesin görebileceği bu yüzeyin altında katman katman işlenen daha derin eleştiriler, bana göre filmin asıl vurgulamaya çalıştıklarını gösteriyor. 

Hiyerarşik düzende politik gücün kişide mi yoksa üniformada mı olduğu sorgulaması en can alıcı noktalarından biri. Bu filmde de olduğu gibi kişiye bakılmaksızın hiyerarşik konumun takip edilmesi ve emirlerine uyulması, en başta bu hiyerarşideki atamaların ne denli doğru yapıldığı sorusunu akıllara getiriyor. Daha kısa ifade etmem gerekirse; bir kişi, lafı dinlendiği için mi mevki sahibi olur, yoksa mevki sahibi olduğu için mi lafı dinlenir?

 

 

Filmin en derindeki sorgulaması ise; sınırlandırılmamış bir politik güç ve şiddeti meşrulaştırma yetkisi verilen bir birey bunu nasıl kullanır? (Özellikle de bu birey askeri düzen içinde ezilmişse). Filmin başından sonuna kadar bu yetkiyi ve gücü kullanan Harold ile insanın derinliklerinde bulunan karanlığın gün yüzüne çıkmasına tanık oluyoruz. Belki de hepimizin bu potansiyele sahip olması ise izlerken bir tedirginlik ve korku duymanıza sebep oluyor.  Bu meşrulaştırılmış şiddet ve otorite arasındaki ilişkinin,  A Clockwork Orange ile oldukça benzer bir tablo oluşturduğunu ve ikisinin beraber izlemesi gerektiğini de söylemeliyim.

Görsellik konusuna gelirsek,  siyah-beyaz seçiminin oldukça yerinde bir tercih olduğu görülüyor. Atmosferin daha sert ve gerçekçi işlenmesinde bunun oldukça katkısı olmuş. Bunun yanında filmin aksiyonu ve efektleri de bir vizyon filmi ayarında olduğu için bu yönden gayet başarılı. Yani sizi sıkacak bir festival filmi olacağını hiç sanmıyorum. Oyunculuk kısmında da yakaladığı genel kaliteyi sürdürdüğünü rahatlıkla söyleyebilirim.

Kısacası karanlık savaş atmosferinde, politik gücün ve şiddet arzusunun ne denli ürkütücü olabileceğini gösteren bu filme mutlaka bir şans verin. Benim puanım 8,5.

⇓Fragman⇓

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s