MOZART IN THE JUNGLE

New York Senfoni Orkestrası’nın artık yaşlanmış olan şefi (maestro) emekli olur ve yerine de oldukça genç biri gelir. Dünyaca ünlü bir maestro olan ve dahi olarak anılan Rodrigo, orkestraya geldiği gibi bir takım değişiklikler yapar. Müzisyenleri değiştirmek ve yenilerine yol açmak da bu değişiklikler arasındadır. Buradan doğan fırsatı kaçırmak istemeyen genç obua sanatçısı Hailey de bir şekilde senfoniye katılır ve macerası başlar. Seyirciyi de onunla birlikte klasik müzik dünyasının içine çeken Hailey, arka planda dönen gerçekleri de keşfedecektir.

Öncelikle şunu söylemeliyim; eğer klasik müzikten biraz bile hoşlanıyorsanız düşünmeden izleyebileceğiniz bir dizi. Baştan sona her yanı müzik ile çevrili olan seri tam anlamıyla bu işin mutfağını gösteriyor. Ancak bunu dram ile değil hafif komedili, eğlenceli bir atmosfer ile sağlıyor. Akıcılığı ise ilk sezonlarda gerçekten çok başarılı. Şimdi biraz detayına girelim.

Genç obua sanatçısı Hailey ile hikayeye giriş yapıyoruz ve senfoniye katılması ile bu dünyanın arka planındaki ilişkileri görüyoruz. Dizide değişik bir mizah anlayışı olsa da gösterilen ilişkiler ve orkestranın yaşadığı sorunlar gerçeğe oldukça yakın. Bu mizah ve gerçekçilik arasında ise gerçekten başarılı bir denge kurulduğu söylenebilir. Çünkü dizi gerçekten çok kolay izleniyor ve bölümleri 30 dk olduğu için de eliniz sonraki bölüme istemsizce gidiyor. Yani eğer başlarsanız 2-3 hafta içinde rahatlıkla bitirebilirsiniz.

Müzik konusuna gelirsek dizinin kesinlikle en iyi yönü olduğunu söyleyebilirim. Fonda çalan müzikler bile Beethoven ve Paganini gibi efsanelere ait eserler. Zaten dizi boyunca parçalı olarak pek çok senfoniyi de dinleme şansınız oluyor. Ağırlık bunlarda olsa da klasik müziğin dışına çıkıldığı hatta onun sınırlarının zorlandığı sahneler de mevcut. Ayrıca klasik müzikten hoşlanmanıza rağmen tanıdığınız isimler fazla değilse bu dizide pek çok yeni besteci ve müzisyen keşfedeceğinizden emin olabilirsiniz. Bunun yanında Joshua Bell ve Lang Lang gibi başarılı müzisyenler de dizinin konukları arasında.

Serinin bence bir diğer güzel yönü, kısıtlı süresine rağmen dünyanın değişik yerlerine götürüp müziğin oradaki harmonisini göstermesi. Güney Amerika, Venedik ve Japonya gibi alakasız yerler bu müzik yolculuğunun temel durakları. İlk sezonun New York’a yoğunlaştığı düşünülürse orası da bu yerlerin arasına katılabilir. 

Son olarak dizinin 4 sezon yaptığını ancak bunun sonrasında iptal edildiğini söylemeliyim. Son sezonun tempoyu biraz düşürmesi bence  bunun etkenlerinden biri. Hikayenin bağlanmaması da etki etmiş olabilir. Fakat yine de bunlara takılıp izlemezlik etmemenizi tavsiye ederim. Konusu bile olmayan saçma sapan zombi dizileri yerine bunu izlemek size gerçekten kaliteli zaman geçirtebilir. Unutmayın Mozart, Requiem adlı bestesini bitiremeden öldü ancak yine de bu onun en önemli eseri sayılıyor. 

Kısacası klasik müziğe doymanızı sağlayan bu dizi oldukça kolay izleniyor neredeyse hiç sıkmıyor. Mutlaka bir göz atın. Benim puanım 8,5.

* Fragmanın altyazılısı yok maalesef.

⇓Fragman⇓

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s